Bir kültür arkeologu Şinasi Acar ve bakkam tesbih

Şinasi Acar, 2004 yılında yakalandığım Okmeydanı menzil taşları hastalığımın müsebbibi insandır. Kitap haline getirilmezden önce (İstanbul’un Son Nişan Taşları – 2005) bir web sitesinde yayımlanan saha araştırması notları, beni ve nişanlımı soğuk bir şubat ayında okçuluğumuzun asırlık miraslarını ilk kez görme ve onlara dokunma şansı vermişti. Şinasi Acar’ın yaptığı aylar süren saha araştırması, ortaya çıkarılan, fotoğraflanan (ki tüm fotoğrafları da kendisi bizzat çekmiştir) ve kitabeleri tercüme edilen onlarca menzil taşı “araştırmacı-yazar”lığın ne olduğunu bizlere öğreten ve yolumuzu açan bir eser olmuştur.

O yıldan sonra sayısız kez ziyaret ettiğim Okmeydanı’nda, Şinasi Beyin başladığı işi devam ettirme şansını buldum ve hem kendisi ile tanışma hem de yeni haritalar, yeni menzil taşları ile teknolojinin getirdiği son olanakları da değerlendirerek ortak makaleler yazma onuruna eriştim.

İlk uluslararası makalemizin sonuçlarını önce 2008 yılında Kore’de Dünya Geleneksel Okçuluk Festivali’nde Türkiye adına sundum. Ardından geçen sene Yapı Dergisi için kaleme aldığımız “Gez Uzunluğu Ne Kadardı?” adlı makalede de “gez” ölçü birimi ile ilgili önemli açıklamalar ve tespitler yaptık. Bu çok önemli konuda muallakta kalan pek çok soru işaretini de sanıyorum ortadan kaldırmış olduk.

Şinasi Acar, kitaplarının bir kıyıcığına iliştirdiği hayat hikayesinde kendinden kısaca bahsetmektedir ve özetle şu şekildedir: 1939 İstanbul Doğumlu olan Şinasi Acar, İTÜ Elektrik Fakültesi’nden yüksek mühendis olarak mezun olduktan sonra, uzun yıllar çalıştığı Eston A.Ş.’de 1992 yılına dek Genel Müdür yardımcılığı ve Genel Müdürlük görevlerini üstlenmiştir. Zeytinoğlu Holding A.Ş’de 1992-99 yılları arasında Grup Başkanı olan Acar, bu dönemde ek olarak şirket, sendika ve vakıflarda yönetim kurulu üyelikleri yapmıştır. 1984 – 2004 yılları arasında Nesin Vakfı’nın yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığını üstlenmiştir. Halen kimi şirket ve vakıflarta yönetim kurulu üyeliği yapan Acar, Eskişehir Üniversitesi GSF’de “Türk Hat Sanatı” seçmeli dersini vermektedir…

Tüm bunların yaında benim tanıdığım Şinasi Acar, bizlere parmak ısırtırcasına dur durak bilmeden araştıran-yazan bir kültür insanıdır. İmzalayarak tarafıma gönderme nezaketinde bulunduğu her kitabı, değindiği konuların kilometre taşı olabilecek birer eserdir. Ünlü hattatların mezarlarının saha araştırması “Gelimli Gidimli Dünya”, 3. köprü yapıldıktan sonra muhtemelen şehir erozyonundan yok olup gidecek “Bentler ve Sinan’ın Suyolu”, Prof. Dr. Atilla Bir ve Prof. Dr. Mustafa Kaçar’la kaleme aldıkları konusundaki en değerli eserler “Güneş Saatleri Yapım Kılavuzu” ve “Rubu Tahtası Kullanım Kılavuzu”, yaşadığı sehre vefası “Eskişehir Bibliyografyası” ile “Eskişehir – Zaman, Mekan, İnsan”, sayısız makale, ropörtaj, teknik yazılar ve mühendislikle ilgili kitaplar… Bu satırları okuma zahmetine katlanan okurlara baskıdaki yeni kitabının konusunu da buradan vereyim: “Müteferrika Öncesi Matbaa”. Kitap çıktığında gene size buradan duyuracağım.

Z. Metin Ateş ve Şinasi Acar

Değindiği konulardan anladığınız üzere Şinasi Acar, yoz kültürün eskittiği, unutturduğu ve aşındırdığı değerlerimizi gün yüzüne çıkaran ve belgeyen bir mücadele insanı. Kısaca söylemek gerekirse bir “kültür arkeologu”… Sohbeti de yazıları kadar kuvvetli bir insan olan Şinasi Bey, İstanbul’a her yolu düştüğünde ofisime uğrama nezaketini gösterir. Her defasında kendisinden bir şeyler öğrenme şansını bana kazandırdığı için teşekkür ediyorum.

Bakkam Tesbih

“Bakkam” ağacı (Tür: Caesalpinia), okların kirişe takılan ve “gez” olarak adlandırılan çentikli kısımlarını yapmakta kullanılan en makbul malzemelerden birisidir. Sert fakat esnek yapısı, alımlı kızıl rengi bakkamı bu iş için en ideal malzeme haline getirmiş. Gelin görün ki sıcak iklimde yetişen ve eskiden Hindistan’dan getirtildiği rivayet olunan bu ağacı edinmek ve “bakkam gez” yapmak için yaklaşık bir sene sağı-solu araştırmış, fakat bulamamıştım.  Günlerden bir gün kendisine Türk Okçuluğu hakkında bilgiler aktarırken dost olduğumuz Manfred Kulitz adlı Brezilyalı arkadaşım derdime deva oldu.  Bu ağacın Brezilya’da da yetiştiğini söylediğimde “yahu bu bizim Pau Brazil (Caesalpinia echinata) olmasın?” demez mi.  Evet Pau Brazil! Brezilya’ya adını da veren ve malesef nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalan bizim “Bakkam” ağacı…

Manfred’in gönderdiği ilk bakkam bloğunu isteyen arkadaşlara verip herkesin “bakkam”ı görmesini istemiştim. Bu konudan Şinasi Beye bahsettiğimde, bir uzmanı olduğu alan olarak “tesbih”lerle ilgilendiğini de öğrendim. Değerli taşlardan ama özellikle güzel görünümlü ve sert dokulu ağaçlardan, bu işin ehli olan ve uzun yıllardır tanıdığı ustalarına tesbih yaptırırmış. Haliyle kendisinin Türk Okçuluğu üzerine yazdığı kitap, makaleler ve gönül bağını da hesaba katarsak “bakkam ağacından yapılma tesbih” şahane olur fikrini söylemişti. Yaklaşık 8-10 ay önce Manfred’e bir kaç parça daha göndermesini söylemiştim ama her nasılsa ya gümrükten geçemediler (oysa tüm ağaç parçalarının gerekli izinleri vardı) ya biz işe güce daldık ve bağlantımız sekteye uğradı. Sonuçta son gönderdiği bakkam bloklar 1 ay önce elime ulaştı ve bu sefer tümünü Şinasi Beye ilettim.

Bakkam ağacından yapılma tesbih

Geçen hafta Şinasi Bey İstanbul’da olacağını ve müsaitsem uğramak istediğini belirtmişti. Dün de arayarak ustadan “bakkam tesbihleri” aldığını ve benimkini de getireceğini söylediğinde içim içime sığmadı. Akşam ofise uğradığında ilk iş olarak tesbihimi hediye etti. Hakikaten kusursuz işçiliği, ışıl ışıl görünümü bir yana, “Türk Okçuluğu”na dair malzemeden yapılma bakkam tesbihlerimiz benim ve Şinasi Bey için için çok anlamlı oldu. Kendisine tekrar teşekkür ediyorum.

Posted in Genel | Tagged , , | Leave a comment

Türk Okçuluğunu Yeniden Canlandırma Hareketi – Bölüm I

Kaybolan mirasın kısa öyküsü: Nasıl kaybettik?

İstanbul’un Fethinin hemen sonrası bugün İstanbul’un Haliç sırtlarındaki bir tepelik alanda kurumsallaşan Türk Okçuluğu, yaklaşık 450 yıl süre ile Osmanlı coğrafyasına yayılmış idman merkezinde günlük hayatın önemli bir parçası olmuştur. Önemini ateşli silahların orduya girmesinden sonra bile sportif olarak daha da artıran ve sayıları 36’yı bulan bu merkezler, kendilerine ait ödenekleri, personeli ve kayıtlı sporcuları bulunan spor kulüpleri idi.

Atıcılar Tekkesi

Ali Saim Ülgen tarafından yapılan Okmeydanı resüsitasyon planı çizimi (Halim Baki Kunter, Güzel Sanatlar, 1944)

Bu kulüplerin idari yapısı, bir “şeyh” liderliğinde İslami eğitim ve öğretimin verildiği “tekke”ler ile aynı olduğundan, buraların en ünlüsü ve ilki olan İstanbul Okmeydanı da diğerleri gibi “Atıcılar Tekkesi” adı ile anılmıştır. Tekke sporcularının yıllık, aylık, haftalık ve günlük idman çizelgeleri bulunuyor, aldıkları besinlerden vücutlarını dinç tutmaya yarayan diğer tüm diğer ayrıntılar da belli ve katı kurallar çerçevesinde uygulanıyordu. Öyle ki gözde sporcuların atış yaptıkları kolları üzerine yatmamaları için gece bir görevlinin nöbet beklediği bile aktarılmıştır.

Elbette verilen bu maddi eğitimin yanı sıra, mental eğitimin bir parçası olarak da İslam öğretileri ve ahlakı, tekke hayatında en az aynı adı taşıyan ve amacı dini eğitim vermek olan diğer örnekleri kadar yer tutuyordu. Tören ve geleneklerin tümü temeli İslam inancı olan ritüelleri barındırıyor ve hemen her atış öncesi okunacak dualar bulunuyordu. Hatta ok atışlarından önce abdest almak bir zorunluluk halini almıştır. Bu mental eğitim, İslam inancının gereği olan kibirden arınma ve tevazuyu şart koşuyordu. Bu nedenle tekke kapısının çıkışında, –eğitimin hiç bir zaman bitmediğine ve ne olursa olsun sonsuzun yanında hiç olduğuna vurgu yapak için– “HİÇ” yazılıdır.

Bir tarafta Türk yay ve ok yapımının ulaştığı zirve noktası, diğer tarafta düzenli bir şekilde tatbik edilen zihinsel ve bendesel eğitim haliyle başarıları ve bugün bile ulaşılması güç rekorları beraberinde getiriyordu. Diğer taraftan okçuluğun hanedan tarafından gördüğü ilgi ve bizzat sultanlar tarafından da yapılmış olması, gördüğü ilgiyi en üst noktaya taşıyordu. Bugün bile Osmanlı sultanlarının menzil atışı rekorlarına ait nişan taşlarını İstanbul’da görmek mümkündür.

Yarışmaları, kanunları, festivalleri ve seyircileri ile -basit bir benzetme ile- günümüzün futbol stadyumlarından bir farkı olmayan okçular tekkesi, ne yazık ki İmparatorluğun içine düştüğü zor durumun kaderini de onunla birlikte paylaşmıştır. Daha 19. yüzyılın 2. yarısında bile Sultan II. Mahmud’un himayesi ile en parlak devrini yaşayan Türk Okçuluğu, 20. yy. başlarında önce Balkanlarda kaybedilen topraklar, ardından I. Dünya Savaşı ve doğal afetler nedeni ile unutulma noktasına gelmiştir. Ardından 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin getirdiği devrimler, pek çok yeniliği getirmiş fakat dünya üzerinde kurulan her yeni devlette olduğu gibi “eski” kurumları ortadan kaldırmayı beraberinde getirmiştir. 1925 yılında çıkan, İslami eğitim verilen tüm Tekke’lerin kapatılmasını emreden kanundan Okçuluk Tekkeleri de etkilenmiş ve fiili olarak ortadan kaldırılmıştır. 1928 yılında Latin alfabesinin kabul edilmesi ile birlikte de -hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi- geçmişle olan literatür bağlantısı da bir anlamda kopmuştur. Yani kısaca 1928 yılında sonra yazılı kaynakları anlaşılmaz olan ve dahası evsiz kalan bir Türk Okçuluğu vardır.

Kişisel arşivimde bulunan Telhîs-i Resâilü’r-Rumât'tan iki sayfa (Millet Kütüphanesi'nin izni ile Arşiv No: AETRH916)

Fakat özellikle bu yıllarda batının ilgisi Türk Okçuluğuna yönelmiştir ve araştırmacılar kalan son bilgileri toplamak isterler. İstanbul’daki son ok ve yay satan dükkanın sahibi, kendisi ile görüşen Cameron Stone’a (1859-1935) artık yay imal etmeyip tamir ettiğini aktarmıştır. Gene Amerikalı fizik profesörü Paul E. Klopsteg 1929 yılında ilgilenmeye başladığı Türk Okçuluğuna dair ünlü eserini (Turkish Archery and Composite Bow) 1934 yılında vermiştir. Klopsteg bu eserini yazarken, Sultan II. Mahmud’un 1836 yılında Mustafa Kani’ye yazdırdığı ve o zamana dek yazılmış tüm okçuluk kitaplarının özeti olan Telhîs-i Resâilü’r-Rumât’ın Joachim Hein tarafınan yapılan 1925 tarihli Almanca çevirisinden faydalanmıştır.

Bu ilgiye sessiz kalamayan cumhuriyetin kurucuları 1937 yılında halen hayatta olan okçu ailelerini görevlendirerek Okspor adı ile Türk Okçuluğunu yeniden canlandırmak istemişlerdir. Okspor çatısı altında sporcular tekrar bir araya gelmiş, tüm mevcut yazılı eser ve belgeler toplanmıştır. Cumhuriyet’in ve yeni Türkiye’nin kurucusu M. Kemal Atatürk’ün 1938 yılında vefatı ile birlikte, kendi kurduğu partinin yeni yönetimi tarafından 1939 yılında kapatılmış ve tüm belge ve kitaplar yağma edilmiştir. Bugüne ulaşan bilgiler, bu yağmadan arta kalanlardır.

Bundan sonra 50’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti’nde okçuluk ile ilgili hiçbir resmi kurum ve faaliyet yapılanmamış, bu yıllarda kurulan Okçuluk Federasyonu’nun beynelmilel FITA normlarını esas alması ile tarihin derinliklerinde uykuya dalmıştır. Zira benimsen bu yeni okçuluk ekolünün “yerli” yorumunda, geleneksel tarzda yapılan Türk Okçuluğuna (halen) kesin bir şekilde yer yoktur. Oysa “menzil atışları”, Türkiye dışında dünyada kabul edilmiş FITA müsabaka disiplinleri arasındadır.

2004 yılına kadar süren bu sessizlik birkaç amatör meraklının bu kayıp mirası hatırlama çabaları ile bozulmaya başlamıştır. Bu yazımın konusunu da bu süreçteki çabalar, başarılar ve hatalar oluşturmaktadır. Umuyorum burada aktaracağım bilgiler kendi kayıp miraslarını canlandırma gayreti içinde olan okçuluk gönüllülerine küçük de olsa bir kılavuz olacaktır.

Neyi kaybettik?

Araştırma ve çalışmalarımızın ilk aylarını, aslında tam olarak neyi canlandırmak istediğimizi anlamaya çalışarak geçirdik. Konunun hacmi ve içeriği öyle devasa boyutlardaydı ki açık yüreklilikle halen pek çok kişinin nelerin yitirildiğini anlamakta güçlük çektiği söylenebilir. İlk başta göze çarpan başlıklar:

  • Türk okçuluğunda kullanılan malzemelerin üretimi (yay ve ok yapımı, kullanılan aksesuarlar)
  • Antrenman ve atış tekniği
  • Savaş ve spor tarihinde Türk okçuluğun yeri
  • Müsabaka, tören ve ritüeller

şeklinde sıralansa da bunların alt başlıklarının her biri bir başka araştırma dalıdır. Sözgelimi eski yazmalarda yayda kullanılan ağacın hangi coğrafi bölgeden, hangi tür ağaçtan nasıl yetiştirileceği, hangi bölgesinden kesileceği, bunun nasıl işleneceği, nasıl saklanacağı ve muamele edileceği ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Ama bugün geldiğimiz noktada bunun pratik olarak uygulanması bile sadece bu konu üzerinde uzun araştırma ve atölye çalışmaları yapması gereken bir ekibi gerektirmektedir.

Günümüze Türk yayı ve diğer okçuluk malzemeleri yapımını aktaran hiçbir ustanın kalmaması, atış tekniğini aktaracak hiçbir geleneksel okçunun günümüze ulaşmaması, ampirik bilgi aktarımını imkansız hale getirmiştir. Bunun sonucu olarak yazılı kaynakların ışığında uzun süren araştırmalar zorunlu hale gelmiştir.

En önemli kayıp ise popüler kültürün yozlaştırdığı neslin, bu türden fazla kafa yormayı ve özveriyi gerektiren uğraşlar yerine, toplum tarafından daha yaygın benimsenen ilgi alanlarına yönelmesidir. Aslında bunun nedeni, Türk Okçuluğunu tarihin arka odasına atanlar ile aynıdır.

Neden Türk Okçuluğunu yeniden canlandırmak için çalışıyoruz?

Kültürümüz içinde kendine yer bulan Türk Okçuluğu, aslında sadece bir savaş ve spor sanatı olmamış, toplumsal yaşamı ilgilendiren pek çok değeri barındıran bir merkez olmuştur. Türk okçuluğu üzerinde yapılan araştırmalar devrin sadece mühendislik, endüstriyel tasarım, güzel sanatlar, savaş ve spor gibi pozitif alanların anlaşılmasına yardımcı olmakla kalmaz. Ayrıca tarih, din, felsefe ve sosyoloji gibi alanların da kavranmasına yardımcı olur. Bundan 6,5 yıl önce, adını eski dilde okçu anlamına gelen Farsça tamlamadan alan Kemankeş (keman: yay, keş: çeken) hareketinin amacı da Türk Okçuluğunu canlandırırken, kendi tarihimizi de hatırlamak ve hatırlatmak idi.

Diğer taraftan araştırmaya başladığımızda gördük ki dünya üzerinde bu konu üzerinde çalışan pek çok araştırmacı ve pek çok takipçi olmasına karşın, utanılacak bir şekilde ülkemizde çok az kolektif ilgi (ve bilgi) vardı. Oysa bu araştırmacıların ancak bir kısmından yararlandığı eserlerin büyük kısmı halen bizim kütüphanelerimizde idi. Dahası bu eserlerde adı geçen yerler halen ülke sınırları içerisinde ve çoğu istediğimiz zaman ulaşabileceğimiz mesafede idi.

Çalışmalarımızı elden geldiğince dokümante ederek, gelecek nesillere kaldığımız yerden devam edebilecekleri bir şekle getirmeye çalıştık. Bunu sadece yazılı olarak değil, günümüzün getirdiği teknolojik gelişmelerden de yararlanarak aktarmayı hedefliyoruz. Bu ve oluşturduğum diğer web sitelerinin, elektronik arşivin amacı da iz bırakmak ya da tanınmak değil, bilgiyi geleceğe taşımaktır. Çünkü bu işe başlarken gördük ki eskiyi anlamak için tozlu defterleri karıştırmak gerekiyor. Bu şüphesiz, kendi kültürleri içerisinde de benzer yeniden yapılandırma hareketini başlatma veya devam ettirme ihtiyacı olanlar için de gerekli bir hedef olacaktır.

Devamı (Bölüm II)

Posted in Genel | Tagged , , | 1 Comment